Umut Işığım – Silver Linings Playbook (2012)

Elinden geleni yapmalısın, çok çabalamalısın... ve bunu yapıp pozitif kalabilirsen bir umut ışığı bulabilirsin

Elinden geleni yapmalısın, çok çabalamalısın… ve bunu yapıp pozitif kalabilirsen bir umut ışığı bulabilirsin

Konu: Karısının kendisini aldattığı aşığını döverek hastahanelik eden ve bipolar bozukluğu teşhisiyle akıl hastahanesine yatırılan Pat Solatano’yu (minimum sekiz aylık süresini doldurduğunda) annesi (doktorların tavsiyesi aksi yönde olmasına rağmen ve kocasına söylemeden) akıl hastahanesinden çıkarıp eve getirir. Pat eski işine dönmeyi ama daha da önemlisi eski eşi ile ilişkisini düzeltmeyi kafasına koymuştur. Pat gizemli ve problemli Tiffany ile tanışınca işler daha zorlu bir hal alır.

Kadro: Üç Kral (Three Kings), Tesadüfler (I Heart Huckabees) ve yine aile odaklı Dövüşçü (The Fighter) gibi filmleri ile hatırlayacağınız yönetmen David O. Russell, Matthew Quick’in yazmış olduğu romanı sinemaya uyarlamış ve 8 oscar adaylığı bulunan (ek olarak 40 ödüle sahip) bu filmi iyi ki de yapmış. 1981 yılı Reds filminden beri 4 oyunculuk dalının her birinde oscar ödüllerine aday olan ilk film. Ve “5 büyük” (Big Five) olarak geçen En iyi film, yönetmen, aktör, aktris ve (uyarlama veya özgün) senaryo dallarında aday olan filmler arasına da girdi (sanatçı hastalığı olarak da bahsedilen bu rahatsızlıktan akadamide de bolca var diye düşündürmüyor değil. Meraklısına bipolar olan ünlü isimler listesi). Russel’ın oğlu da bipolarmış ve ünlü yönetmen Syndey Pollack filmin haklarını Russel’a vermiş. Pat Solatano’yu canlandıran Bradley Cooper’ı Felekten bir Gece (Hangover) ve Limit Yok (Limitless) fimlerinden hatırlıyoruz. Problemli, sempatik Tiffany’yi ise Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone), X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class) ve Açlık Oyunları (The Hunger Games) filmlerinde oynamış olan Jennifer Lawrence canlandırıyor. Pat’in onun kadar takıntılı babası Pat Sr. karakterinde ise usta oyuncu Robert De Niro’yu izliyoruz. De Niro kadroya dahil olduğunda senaryodaki irlandalı-amerikalı aileyi italyan-amerikalı aileye çevirmişler. Pat rolüne ilk başta Mark Wahlberg düşünülmüş, görüşülmüş ama vakit uyuşmazlığı yüzünden vazgeçilmiş. Bu rol için çok genç olduğu eleştirisi alan Jennifer Lawrence için ise yönetmen Skype üzerinden rol için deneme yapıldığını ve Lawrence’in yaşının çok ötesinde duygu yansıtabildiğini gördüğü için karar verdiğini söylüyor.

Yemek yerken arada göz atarım diye, laylaylom olacağını düşündüğüm bir romantik komedi açayım izleyeyim dedim ve filmin başlarındaki bol amerika sembollü diyalogları duyunca “meh” dedim ama film tahmin ettiğim gibi gitmeyince yemeği bitirip tekrar başa alıp izlemeye başladım ve film bittiğinde çok etkilenmiştim. Eğer bipolar bozukluğu olan bir tanıdığınız yoksa veya buna aşina değilseniz, ya da bu konuya ilginiz yoksa film size vasat veya vasat üzeri gelebilir ama eğer tanıdığınız varsa filme 10 üzerinden 10 verebilirsiniz çünkü çok doğru aktarılmış. Yazıyı en sondaki IMDB üye yorumunu okumadan terk etmeyin. Beni çok etkiledi.

Filmin adındaki Silver Linings (Gümüş Astar/Kaplama) ingilizcede sık kullanılan “Her bulutun gümüş kenarı/kaplaması vardır” (Every cloud has silver linings) deyiminde olduğu gibi olayların olumlu taraflarını görme, olumsuzluklar/negatifler içinde olumlu/pozitif yanları görme anlamına geliyor. Zor zamanlar bulutların güneşi blokladığı zamanlara benzetilirse, dikkatli bakıldığında bulutların kenarlarında güneşin oluşturduğu gümüşi çizgiler görülebilir. Mesela pikniğe gideceksiniz ama yağmur yağıyor diye çıkamıyorsunuz. Bu durumda “en azından bitkiler ihtiyacı olan suyu alıyor” düşüncesi bu tip bir olumlu bakış oluyor. Bu negatif, pozitif laflarını zaten filmin en başında Pat’in ağzından duymaya başlıyoruz. Playbook kelimesinin türkçe karşılığı ise “oyun kitabı/tiyatro metni” olarak geçiyor ama bir takımın (özellikle Amerikan futbol takımının) önceden çalıştığı oyunların tanım ve çizelgelerini içeren defter” olan anlamı bu filme daha iyi uyuyor.

Film akıl hastahanesinde (karısı ile yapacağı konuşmayı prova eden ya da ona yazdığı mektubu okuyan) Pat’in konuşması ile başlıyor. Ve yeni çağ aydınlanma, kişisel gelişim zımbırtılarıyla yatıp kalkan tanıdıklarınız varsa filmin yarısına kadar negatif/pozitif diye söylenen Pat bu yönüyle pek de yabancı gelmeyecektir size. Ama bir adım geri çekilip resmin tamamına bakanlar, filmin ikinci yarısında Pat’in mutluluğa yaklaşırken bu lafları terkettiğini göreceklerdir. Film hayatta kötü şeyler olduktan sonra yola devam etmeyi ama bunun için değişimi kabullenme gerektiğini vurguluyor. Filmin yine ilk başlarında Pat’in babası (bundan sonra Pat Sr. olarak bahsedeceğim) ile arkadaşı arasında geçen tartışma şu şekilde (Pınar Batum çevirisi):
– Cowboys nereden Amerika’nın takımı oluyor?
– Çünkü öyleyiz.
– Nereden çıktı bu?
– Amerika’nın takımıyız.
– Kendinden utanmalısın.
– Philadelphia’dayız, senin derdin ne? Sen bir hainsin!
– Kovboydan daha Amerikalısı var mıdır?
– Daha Amerikalı ne var biliyor musun?
– Ne?
– Benjamin Franklin! O daha Amerikalı.
– Benjamin Franklin mi?
– Benjamin Franklin. Philadelphia’da ülkemizi kuran adam.

Film işte bu noktada aşırı Amerika kokmaya başladı bile. Konu “Amerikan” Futbolu. Pat Sr’ın tuttuğu takım Philadelphia “Eagles” (kartal? Amerika ulusal amblemi). Philadelphia Amerika’nın kuruluşu, Benjamin Franklin Amerika’nın kurucularından, arkadaşı Randy’nin tuttuğu takım Dallas Cowboys (evet, randy’nin dediği gibi kovboylar’dan daha amerikalı ne olabilir? Aklıma Oyuncak Hikayesi / Toy Story geliyor. Onda da çizgi filmi yapanlar “en amerikan/sadece amerikaya özgü ne var? kovboylar var, ha bir de aya gittik” diyip buna dayalı iki karakterle amerikalıların bayılacağı bir çizgi film planlamışlardır diye düşünüyorum). Filmin ilerleyen sahnelerinde cadılar bayramı yine amerika kokuyor (Bu arada Cadılar bayramında sinemada oynayan film yine Bradley Cooper’ın oynadığı The Midnight Meat Train). Noel’i saymıyoruz (her ne kadar noel babanın popüler figürü amerikada yaratıldıysada). Amerikalı yazar Hemingway’in (o da bipolar bozukluğuna sahipmiş) Silahlara Veda romanı var ki onun da sonu negatif bitiyor diye camdan fırlatıyor Pat ve ailesini gecenin üçünde uyandırıp ‘Birileri “Hadi pozitif olalım, hikâyeye mutlu son yazalım” diyemiyor mu?’ diye bağırıp çağırıyor. Irkçılık sadece Amerikaya özgü değil ama filmde çok ironik verilmiş bence. Futbol maçına gelen hintlilere “Burası Amerika bebek! Ülkenize dönün!” diye bağırıp saldıran ırkçıların atalarına aslında gerçek (hani hindistana gitmeye çalışan kolomb’un ulaştığını zannedip hintli/indian dediği) yerlilerin aynı şeyi söylemiş olması muhtemel. Filmde Excelsior (latince daima yukarıya/daha yükseğe/hep yukarı) sloganı New York’un (eyalet bayrağı üzerinde yazan) sloganıymış aynı zamanda. Ve bu amblemi gördükten sonra aynı adlı bir şiir yazan Longfellow türlü zorluklara rağmen dağın zirvesine ulaşmaya çalışan bir dağcıyı anlatıyor(muş).

Ailenle vakit geçir

Ailenle vakit geçir

Filmde konuşmalarda geçen rahatsızlıklardan bazıları: OCD (Pat sr. ve tv kumandaları), Batıl İnanç (Pat Sr. mendili ve maçlar ile ilgili diğer inançları), ADD, anksiyete, depresyon, Bipolar bozukluk. En sonuncusu filmin en kritik noktası. Mesela bipolar’ların diğer insanlardan daha iyi gördüklerini, anladıklarını düşünmeleri (gerçi bu Akli Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı‘nda – DSM-IV-TR – bipolar tanı kriterlerinde yok ama dahil edilmesi yönünde tavsiyeler var – Bipolar Disorder Vol 5):
Pat: Belki bir şeyleri daha iyi anlıyoruz çünkü… Altıncı hissimiz var. Yani herkesin var ama… herkes algılayamıyor.
İlaçlar hakkındaki düşünceleri:
Pat: İlaç filan içmeyeceğim.
Dr: İlaç içmen lazım.
Pat: Hayır ilaç içmeyeceğim. beni sersemletiyor. İlaca ihtiyacım yok Doktor.
Bipolar’lar ilaçların kendilerine yararı olmadığını, hatta zararı olduğunu düşünebiliyorlar. Bu da DSM kriterlerinde yok ama dahil edilmesi öneriliyor (Denial – Hasta olduğunu inkar etme, kabul etmeme).
Paranoya?:
Pat: Evet, olaydan bir hafta önce polisi arayıp…
…karımla tarihçi adamın lisenin kasasından…
…zimmetlerine para geçirerek bana komplo kurduğunu söyledim.

Film bipolar’ın manic episode kısmına değiniyor, major depressive episode tarafı yok gibi. Eğer olsaydı filmi hem yavaşlatır hem de havasını değiştirirdi.

Not: Pat’in çabuk sinirlenmesi de semptomlar arasında sayılabilir ama duşta yakalanınca  “gitsen iyi olur” diyen adamı ben olsam ben de döverdim. Maçta abisine yardım için kavgaya girmesi de son derece normal. Yani filmdeki bütün şiddet olaylarını hastalığa bağlamak pek doğru değil.

Bu arada Pat’in arkadaşı Ronnie ailesinin mutluluğu şömineleri kadar sahte. Ve bir o kadar sahte Apple reklamı sahnesi ile sadece logo gösteriminin ötesine geçilmiş:
Veronica: Her odada giriş var. Bana iPodunu ver.
Pat: Benim iPod’um yok. Telefonum bile yok.
Veronica: iPodu olmayan kaldı mı?
Ve sahnede iPod’u olmayanlar da akıl sağlığı bozuk olanlar bu arada.

Pat ile Tiffany’nin dansları neden birden fazla farklı şarkıdan oluşuyor diye düşününce birşeyler geliyor aklıma ama olmayan altmetinleri görenlere karışmayalım. Yarışmada vasat performanslarına da seviniyorlar ya bir de? O da manalı.. neyse.

IMDB’de bipolar olan bir üyenin yaptığı yorum, filmden birşey anlamayıp 1 yıldızı çakıp “niye bu film bu kadar abartılıyor” diyenlerin yanında direk gözüme çarptı ve beni en az film kadar etkiledi:

Ben bipolar’ım. Gençliğimden beri böyleyim. 60 yaşına yaklaşıyorum. Uzun yıllardır tedavi görüyorum. Tekrarlamalar ve hastahanelerde geçen zamanlar oldu. İyi günler geçirdim. İyi bir tedavi alana kadar duygusal, mesleki ve ilişki felaketleri bıraktım arkamda. Bana olduğu kadar başkalarının hayatına da zarar verdi.

Bu filmden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. Bir bipolar hastasının aklına müthiş doğrulukta bir seyahat olmuş. Hastalığı dışarıdan da gösteriyor. Doğruluğu hayret verici. Ruh hali değişimleri, gerçeklikten kopuş, eski hatalardan öğrenememe hepsi orada. Kendisini fiziksel olarak geliştirirken ne yaptığını, şu anda ne olduğunu ve gelecekte neler olabileceğini göremiyor.

Filmde bipolar hayatını yansıtan başka öğeler de var. İş kaybetme, bozulan ilişkiler, sınırsız iyimserlik, öfke ve kimsenin sizi anlamadığı hissi. Fakat kendisi bile kendisini anlamıyor. Tek aynı kalan kişi kendisinin olduğunu düşünüyor. Tamamen inkarda fakat diğerleri ile iyi geçinmek için tedaviyi kabul ediyor.

Kendisinden uzaklaşan karısına olan tutkusu onu yönetiyor. Yaptığı herşey kendisini ona çekici göstermek için.

Tetiklenme olduğunda şiddet eğilimi hastahaneye yatırılmasına yol açıyor. Herkesten daha net görebildiğine inanıyor. Ayrıca ilaçlardan nefret etme ve onlara ihtiyacı olmadığı inancı.

Fakat hala umut var. Mucizevi bir tedavi yok. Bu dünyada hayatta kalabilmek için hastalığıyla olması gereken kişi arasında bir barış görüşmesi var.

Filmde eksikliğini hissettiğim tek şey mahveden depresyon oldu. Fakat bunu anlayabiliyorum. Depresyon filmin havasını değiştirirdi. Film tamamen daha iyi olmak isteyen fakat normalden çok uzakta olduğunu kabul edemeyen bir hayat hakkında.

Eğer bi-polar’sanız ve kontrol altındaysa bu filmi izleyin! Eğer BP ile boğuşuyor veya yaşıyorsanız bu filmi izleyin. Eğer tedavi görmüyorsanız filmi anlamayacaksınız çünkü BP aklı bulandırır.

Filme yeni eşimle gittik. Evlenmeden önce ona bu akıl hastalığına sahip olduğumu söyledim. Yine de evlendi benimle. Hastalığı ve tedavisini anlayan bir sağlık sektörü çalışanı. Filmden sonra bana ne düşündüğümü sordu.

Ona, filmdeki portrenin çok doğru olduğunu söylemeye korktuğumu, daha önce bunların hepsini gördüğümü söyledim.

Fakat tüm bipolar hastaları gibi, “benim hiçbir zaman o kadar kötü olmadığımı” bilmesini istedim. Gerçekte ise… o kadar kötüydüm. fakat biz BP hastaları gerçeklerle pek kolay başa çıkamıyoruz.”

Notlar:
* Pat’in kafasında sürekli duyduğu, evlilik şarkıları Stevie Wonder’ın My Cherie Amour şarkısı
* Bipolar Bozukluk önceden Manik Depresif bozukluk veya Manik Depresyon olarak adlandırılıyordu.
* Cadılar bayramında sinemada oynayan film yine Bradley Cooper’ın oynadığı The Midnight Meat Train (2008)
* Sosyal ağ ortamlarında özlü söz paylaşmaktan başka birşey yapmayanlara Dr. Cliff Patel’den gelsin (bu arada bu hintli doktorun soyadı Pi’nin Yaşamı filmindeki hintli aileninki ile aynı):
“Gerçek aşk sevdiğini bırakıp geri dönecek mi görmektir.”
* Pippi Haşmet’in blogunu yeni gördüm, tavsiye ederim: http://pippihasmet.blogspot.com/2011/09/bipolar-bozukluk.html

Fragman:

Photo Courtesy: © 2012 - The Weinstein Company

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.