The Master (2012)

Bunları bir tarafımdan uyduruyorum. Anlayın artık!

Bunları bir tarafımdan uyduruyorum. Anlayın artık!

Konu: 2. Dünya savaşından çıkmış, travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) yaşayan bir donanma eri olan Freddie Quell’in yolu insanları fiziksel ve ruhsal iyileştirmeye odaklı bir tarikat ile kesişir.

The Master, yönetmen Paul Thomas Anderson‘ın uzun zamandır beklenen altıncı uzun metrajlı filmi. Bu filmde olduğu gibi yazıp yönettiği ve beğendiğim diğer filmleri: There Will Be Blood, Magnolia, Punch Drunk Love. Problemli donanma eri Freddie Quell’i Joaquin Phoenix, karizmatik ve üçkağıtçı tarikat lideri Lancaster Dodd’u ise Philip Seymour Hoffman canlandırıyor. Her ikisinin de performansları muhteşem. Phoenix karakteri çok iyi yansıtmış, ya da (daha klişe olsun) yaşamış diyelim (Yönetmenin bir diğer filmi There Will Be Blood’da Daniel Day-Lewis’in yaptığı gibi Phoenix 3 ay bu karakter olarak yaşamış). Hoffman zaten benim gözümde efsane (Synecdoche New York favorilerimden). Dodd’un karısını canlandıran Amy Adams iki müthiş performans arasında sönük kalıyor gibi görünse de filmin akılda kalıcı karakterlerinden. Lider daktiloda yeni kitabını yazarken yanında yaptığı konuşma ile sanki liderin kitabının kaynağı oymuş gibi görünüyor, dikte ettiriyor gibi veriliyor ve film ilerledikçe onun Lady Macbeth havasını daha net görüyoruz. Yönetmen filmde The Cause adlı tarikatın Scientology‘nin ilk zamanları ile alakalı olduğunu, Scientology’nin kurucusu L. Ron Hubbard‘ın geçmişini araştırıp okuduğunu fakat bunun sadece karakter yaratımına bir arkaplan olduğunu söylemiş ama benzerlikler çok fazla:
* L. Ron Hubbard’ın “saldır, savunma yapma” stratejisi Amy Adams tarafından benzer olarak dile getiriliyor (“Kendimizi savunabilmemizin tek yolu saldırmak … Eğer saldırmazsak çevremize istediğimiz şekilde hakim olamayız.”).
* Her ikisinin de hafıza ve geçmiş travmalar hakkındaki düşünceleri benziyor.
* Filmdeki lider Dodd da Hubbard gibi inanç sistemlerinin hem fiziki hemde ruhsal hastalıkları iyileştirebileceğini iddia ediyor
* Dodd’un takipçilerine sorduğu sözde rastgele sorular Scientology’nin giriş testine benzerlik gösteriyor(muş).
* Dodd’un bu sistemi bir tarafından uydurduğunu söyleyen büyük oğlu Val ile Hubbard’ın büyük oğlunun 1983 yılında bir röportajda aynı şeyi babası/scientology için söylemesi
* Dodd da Hubbard gibi 50’lerin sonlarında Amerika’dan İngiltere’deki bir kır evine taşınıyor.
* Her ikisi de trilyonlarca yıl öncesinden bahsediyor.

Scientology (kurucusu L. Ron Hubbard’a göre) Galaktik Konfederasyon diktatörü Xenu‘nun 75 milyon yıl önce milyarlarca insanı dünyaya getirdiğini, volkanlar etrafına yerleştirip hidrojen bombalarıyla öldürdüğünü iddia ediyor. The Cause’un da saçmalıkta aşağı kalır yanı yok; şu anki hastalıklar “trilyonlarca” yıl öncesine dayanıyor (bunu scientology’de de duyuyoruz) ve zamanda yolculuk hipnozu ile bunları iyileştirmek mümkün, hatta medeniyeti düzeltmek, savaşı, yoksulluğu ve filmin geçtiği yılların popüler fobisi atom tehditini yoketmek mümkün. Ve bunun kanıtını sorgulayan birisine verilen cevap da cahil insanları (diğer bazı dini inançlarda da sıkça rastlanır) ikna edecek güçte: “Mısır piramitlerini gidip gördünmü? Hayır. Ama orada olduğunu biliyoruz?” Ve filmde sorgulamaya devam edene tekrar ikinci kez “Nehirin bir kıvrımını geçtikten sonra geriye bakıp öncesini göremeyiz değil mi? Evet. Ama orada olduğunu biliriz”. Sanki tekrar benzer örnek verilince ikna olunacak. Bunun benim rastladığım çeşidi: “Denizde gemiyi gördüğümüzde bir kaptanı olduğunu biliriz. Onu görmeyiz ama onu yöneten bir kaptanının olduğunu biliriz”.

Bu tip filmlerin yapılacağını, artacağını öngörmüştüm. Martha Marcy May Marlene, Sound of My Voice, Scientology’nin medyatik yüzü Tom Cruise’un eşi Katie Holmes’un çocuğunu yanına alıp kaçması, boşanma davası açması ve tarikat tarafından takip edilip rahatsız edildiğini söylemesi ve bu olayın üstüne Fox News sahibi Rupert Murdoch’ın “Scientologistlerin ürkütücü, hatta kötü oldukları” açıklaması. Tabi Scientology çok güçlü bir tarikat, herkes Rupert Murdoch kadar .. cesur değil. Scientology’nin bu yüzünü görmek isteyenler BBC Panorama – Scientology and Me belgeselini izleyebilirler. Hatta belgeseldeki “Beni nasıl buldunuz” lafını filmde sinemada telefon gelen Freddie’den duyduğunuzda bağlantı kuruyorsunuz direk.

Filmimize dönelim. Filmde The Cause tarikatının korkuları yoketme terapisi var. Ama çekirdek kadro olan Dodd ailesinin yemekteki muhabbeti aslında ne kadar kendileriyle çeliştiklerini vurguluyor. Liderin damadının Freddie’nin casus olmasından şüphelenmesi ve son yazılan romanı çalacağı korkusu, evli kızının – öncesinde kendisinin Freddie’ye sulanmasına  rağmen – bende gözü var, aşık bana, beni korkutuyor demesi, karısının Freddie’nin deli ve tehlikeli olduğu yönündeki korkuları. Sonra liderin “biz hayvan değiliz insanız” sloganı ama insanı insan yapan duygulardan arındırma çabası, Freddie’nin agresifliğini yoketmek için uğraşan liderin (inançlarının saçma olduğunu söyleyene, hatta ikinci kitabının birinci ile tutarlı olmadığını söyleyen kıdemli üyelerinden birine) ani sinir patlamaları, küfür etmesi ne kadar çelişkili olduklarını ortaya koyuyor. Bu tip inanç sistemlerinde kendileriyle çelişen insanlara güzel bir örnek de tüm zamanlar için favorilerimden olan The Tree Of Life filminde vardı. Aile babası Brad Pitt’in “kiliseden” çıkışta arabada çocuklarına verdiği tavsiye “… Dünya aldatma üzerine. Başarılı olmak istiyorsanız çok ‘iyi’ olmayacaksınız”. Ve yine başka bir sahnesinde baba nasihatı “Bu dünyada başarılı olmak istiyorsanız acımasız olacaksınız. İyi olursanız insanlar sizi istismar eder”.

Love Hate Love

Love Hate Love

Film kabaca bir yöneten ile yönetilme ihtiyacı duyan, birbirini tamamlayan, seven, simbiyotik iki karakter hakkında denebilir. Yönetmen filmin Quell ile Dodd arasındaki “sevgi/aşk hikayesi” olduğunu ve bazı sahnelerin romantik altmetni olduğunu söylüyor (ör. yoğun bir programlama seansı sonrası birlikte sigara paylaşıp içmeleri ve sonda Dodd’un Quell’e söylediği romantik şarkı). Boşlukta olan ve travma sonrası stres bozukluğu yaşayan Freddie yeme, içme ve seks dışında birşeye ilgisi olmayan amaçsızca yaşayan biri olarak görünüyor. Filmin en başında, abazalık tavan yapmış askerleri (kumdan yaptıkları çıplak kadına bile dalan, okyanusa karşı çavuşu tokatlayan) ve sonrasında Rorschach testinde her gördüğünü cinsel organa benzeten Freddie’yi izliyoruz (Bu cevaplar sonrasında tamam deyip not alan doktorun teşhisi kesin **salak  olmuştur. Ayrıca bkz: Omniseksüel). Daha sonra bir partide Dodd şarkı söylerken ordaki kadınları çıplak hayal ediyor (bu sahneden sonra dünyanın en seksi olmayan handjob sahnesi var). Freddie’nin çekici bir yanı olmadığı halde kadınları kendine çeken, cezbeden (Kavorka) bir karakteri var. Filmde fotoğrafını çekeceği birisine saldırması bana babasına benzediği için bu şekilde davrandı diye düşündürdü (arka plandaki çocuk ağlaması sesinden belki). Ayrıca o sahnedeki kesintisiz çekim de güzel. Bir de çalıştığı bir yerde babasına benzediğini söylediği adama aşırı içki içirmesi de var. Bunların ardından Freddie’nin karizmatik, kendisine sevgi gösteren (baba figürü) tarikat liderinin yörüngesine girmesi bizi şaşırtmıyor.

Canım Camım

Canım Camım

Bu filmde de Sound of My Voice’da olduğu gibi lider müritlerine saçma sapan anlamsız şeyleri zorla yaptırıyor. Sound of My Voice’da sorgulamadan (liderin kötü planlarını uygulayacak müritler seçip gerisini elemek için olmalı) mantık dışı şeyler yaptırılmaya zorlanıyorlardı. Bu filmde ise duvara duvar cama cam diyen Freddie’nin zorla, tekrarlarla başka şeyler hissetmesi, başka türlü tanımlaması isteniyor. Tabi tonlarca tekrar sırasında birton şey uydurma ve camı öpüp okşamaya kadar gidebiliyor. Filmde bir ara öfke kontrolü konusunda Freddie’de başarılı olduklarını düşünebilirsiniz ama bu daha çok yabancılara agresif davranışta bulunan bir köpeğin sahibine karşı uysal olmasına benzetilebilir. Aslında yokedilmek istenen duygu birtek onunla kalmıyor. Eski aşkının adı söylendiğinde tepki vermemesi gerekiyor, Dodd’un karısı Freddie’ye seks kitabı okuduğunda, “bunu dinlemek istemiyorum” dediğinde tepkisiz olması isteniyor (sadece dinle, tepki verme), yüzüne küfür edildiğinde gülümsediğinde bile başarısız olmuş sayılıyor, çünkü hiç duygu olmaması lazım, zombie’ye dönüşecek ya. Ayrıca bu testleri/terapiyi uygularken “ne denirse densin tepki vermiyoruz” diyen lider neden kendisine gelen olumsuz yorumlar karşısında öyle şiddetli tepki veriyor diye de soruyoruz tabi (imam osurursa cemaat sıçar, ya da klavuzu karga olanın..).

Ne Denirse Densin Tepki Vermeyeceksin!

Ne Denirse Densin Tepki Vermeyeceksin!

Filmde “Kendinizi geçmiş travmalardan kurtarın” repliği geçtiğinde, benzer tarikatımsı oluşumların, kişinin k..endisinden kaynaklı, kişisel tecrübelere ve sistematik olmayan gözlemlere dayalı öğretilerin ülkemizde de olduğunu hatırlıyoruz. “Ben kendimden biliyorum, ben şöyle şöyle yaptım oldu, başkalarına da (para karşılığı) öğreteyim de onlar da yararlansın” şeklinde yola çıkıp psikiyatrinin alanına eğitimsiz bilgisiz dalıp bazı insanların ruh sağlığını bozanlar da var. Nil Avunduk ile ilgili haberi okumak durumun geneli ile ilgili bir fikir verecektir: http://www.ozgurbugun.com/yasam/nil-avunduka-2-yil-hapis-157092.html . Affetme terapisinin konunun uzmanı olmayanların elinde nasıl zarar verebileceğini anlatan (konunun uzmanları tarafından yazılmış) bir kitabı da önereyim: Oxford University Press – Before Forgiving: Cautionary Views of Forgiveness in Psychotherapy

Filmde lider yazdığı ikinci roman kitabı için yaptığı konuşmada “Bir sır keşfettim ve bunu sizlerle paylaşıyorum” dediğinde The Secret çılgınlığı akla geliyor hemen. Bütün yaratılışın, herşeyin kaynağı .. sizsiniz” diyor The Cause lideri. Ve yaptığı komik mimik sonrası kahkaha atan dinleyicilere “sır kahkaha atmak” dediğinde Freddie’nin ifadesi “bu kesin şu an uyduruyo bunları” der gibi. Bunun vurgusu filmde daha önce, en gerçekçi yorum olarak, Freddie “uyan baban konuşma yapacak” dediğinde liderin oğlunun söylediği: “Babam bunları bir tarafından uyduruyor. Bunu göremiyormusun? Şimdi uyusam, uyandığımda hiçbirşey kaçırmış olmam”. Ve yine aynı lafları hapiste bu sefer Freddie’nin ağzından lidere öfke kusarken duyuyoruz.

Filmin en sonundaki replik insanların reenkarnasyon veya ölüm sonrası başka ortamlar olduğunu iddia eden öğretilere inanma eğilimini vurguluyor: “Freddie: Belki de bu senin tek hayatın değildir. Winn: Umarım değildir”.

Filmin sonunda filmin adının gösterilmesi filmdeki tecrübe boyunca anlamı öğrenilen veya değişen birşey vurgusu için olmalı. Filmin sonunda son karşılaşmalarında Dodd’un Quell’e bakıp söylediği On A Slow Boat To China şarkısı Dodd’un Quell’e duyduğu sevginin yanında onun gibi özgür, kontrolsüz, kafasına esince çekip gidebilen biri olma isteğini de vurguluyor gibi. Ayrıca inanç sistemlerinin Freddie’yi iyileştirmede başarısızlığa uğradığını düşünüp sorguluyor olmalı. Sonunda biraz kiliseyi anımsatan ama devasa pencereleri demir parmaklıklara sahip olan büyük bir odada, yalnızlık ve tarikatı yöneten (Master) olmaktan çıkıp artık tarikatın onu yönettiği vurgusu var (Filmin adının sonda tekrar yazılmasının sebebi bu gibi geliyor, Master’ın değişmesi). Ve esas kontrolün tamamen – karanlıkta oturan ama kararı veren – karısının eline geçtiğini de hissettiriyor. Keşke Freddie ile oradan çıkıp gidebilse ve Freddie’nin yaptığı içkileri yudumlasalar birlikte bir yerlerde.

Emancipate Yourselves From Mental Slavery

Emancipate Yourselves From Mental Slavery

Tabi bütün bunlara rağmen bu filmin tam tersi yönde mesajlar verdiğini hararetle savunacak, sadece o yönde, şartlandıkları şekilde algılayacak sevgi pıtırcıkları olacaktır. Sen görmüyorsun, anlamıyorsun, o boyuta gelmemişsin, negatifsin, enerji vs vs diyenler ve her zaman olduğu gibi bu konuyu sorgulayan argümanlarımı sevgiye dönüştürüp yokedenler olacaktır. Alıştım artık, çok var etrafımda. :)

Notlar:

  • Phoenix’in San Pedro hapishanesinde çekilen sahnede tuvaleti kırması senaryoda yokmuş.
  • Filmin müzikleri There Will Be Blood filminde olduğu gibi Radiohead üyesi Jonny Greenwood’a ait.
  • Yönetmen 1946 yapımı Let There Be Light filminin etkileri olduğunu söylüyor. Filmin prodüktörü de bu filmi prodüksiyon ve kostüm dizaynında referans aldıklarını söylüyor.
  • 16 yıl aradan sonra Panavision’ın System 65 kamerası ile 65/70mm fotmatında çekilen ilk film. En son 65/70mm çekilen film Kenneth Branagh’ın Hamlet 1996 adaptasyonu imiş.
  • Film Freddie’nin seksle ilgili lafları ile başlayıp en son yine aynı şekilde seksle alakalı lafı ile sona eriyor.
  • Tarikatın bindiği geminin adı Alethia, Yunanca doğru, gerçek anlamında.
  • Kovboy giysili Hoffman Cowboy Church‘u akla getiriyor :)
  • Hoffman yönetmenin 6 uzun metrajlı filminin beşinde var (Sadece There will be blood’da yok).
  • 2013 oscar’larına Phoenix En iyi erkek oyuncu, Hoffman en iyi yardımcı erkek oyuncu ve Adams en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında aday. Eğer Oscar ödülleri (her zaman olduğu gibi) politik oyunlara, kulis çalışmalarına kurban gitmezse bu film ile aday olan oyunculardan en az biri hakkettiği ödülü alacaktır diye düşünüyorum.
  • Philip Seymour Hoffman Hunger Games serisinin ikinci filmi Hunger Games: Catching Fire‘da asilerin lideri Plutarch Heavensbee’yi canlandıracak.
Photo courtesy: © 2012 - The Weinstein Company

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.