Pi’nin Yaşamı (2012) – Life of Pi

Allah fakiri sevindirmek için önce eşeğini kaybettirirmiş, sonra da buldururmuş.

Allah fakiri sevindirmek için önce eşeğini kaybettirirmiş, sonra da buldururmuş

Konu: Bir deniz kazasından kurtulan genç Pi’nin macera ve keşif dolu destansı yolculuğu. Filikadaki macerasında ona eşlik eden bir Bengal kaplanı ile birlikte hayatta kalma mücadelesi verir.

Kadro: Filmin hikayesi Yann Martel‘in aynı adlı romanından senaryolaştırılmış. Tayvanlı yönetmen Ang Lee’nin yönetmenliğini yaptığı diğer bilinen filmleri arasında Aşk ve Yaşam (Sense and Sensibility 1995), Yeşil Dev (Hulk 2003) ve Brokeback Dağı (Brokeback Mountain 2005) var. Genç Pi rolündeki Suraj Sharma’nın ilk sinema filmi ve aslında rol seçimlerine başvurmamış, abisine eşlik etmek için yanındaymış fakat Ang Lee’nin ekibi tarafından 3000 aday arasından o seçilmiş. Pi’in babası rolünde, çok sayıda televizyon dizisi ve filmde oynamış olan, Hindistan’ın tanınmış aktörlerinden Irrfan Khan var. Annesi rolünü yine hindistanın ünlü akrislerinden Tabu canlandırıyor. Ayrıca Fransız aktör Gérard Depardieu’nun da küçük bir rolü var.

Uyarı: Filmi izlemdiyseniz buradan aşağısını okumayın, filmin sonu ile ilgili bilgiler içeriyor.

Ülkelerinden ayrılan ve beraberlerinde hayvanat bahçesindeki hayvanlarını da götüren Pi ve ailesi gemi yolculuğu yaparken fırtınaya yakalanırlar ve gemi batar, Pi bir filikanın içinde  denizde 227 gün hayatta kalma mücadelesi verir. Filmde bir yazara hikayesini anlatan Pi geminin batışından sonrasını tamamen değiştirip anlatıyor. Fırtınada gemi battığında sadece Pi ve birkaç hayvan hayatta kalır. Bir filikada birlikte hayatta kalma mücadelesi verirler. Gerçekte ise filikadakiler hayvan değil gemiden kurtulan diğer insanlardır. Ayağı kırık Zebra gemide onlarla pilavını paylaşan genç budist denizci, sırtlan aşçı, orangutan annesi ve kaplan da Pi’dir. Aşçı hayatta kalmak için ölen genç denizcinin cesedinden balık tutmak için yem yapıyor, Pi’nin annesi aşçının ne yaptığını anladığında sinirleniyor ve kavga ediyorlar, aşçı Pi’nin annesini bıçaklayıp öldürüyor ve kayıktan atıyor, köpekbalıkları yiyor – artık sınırı iyice aştığını hissetmiş olduğundan – Pi’nin onu öldürmesine engel olmuyor. Tarihte bu tip gemi kazalarında filikada hayatta kalmak için benzer kötülükte eylemler yapmış, zayıf olanları yiyerek hayatta kalmış insanların hikayeleri var. Mesela 1884 yılında yaşanan bir deniz kazasından hayatta kalanlar, zaten hasta olan 16 yaşındaki genç miçoyu öldürüp yemişler, sonrasında geri döndüklerinde yargılanmışlar ve halk onları haklı bulurken, mahkeme ilk başta ölüm cezası kararı vermiş ama daha sonra bu karar 6 ay hapise çevrilmiş (bkz R v Dudley and Stephens veya türkçe bulabildiğim tek site: http://www.turkhukuksitesi.com/makale_204.htm). Hatta yetişkin Pi ile yazar Montreal limanında otururken Mignonette isimli bir gemi görünüyor. Mignonette bu bahsettiğim olayda batan yatın ismi. Filmdeki kaplanın ismi, Richard Parker bu eski olaydan alınmış (diğerlerinin öldürüp yediği 16 yaşındaki miço/kamarot). Yine benzer bir olay olarak amerikada 1842 tarihli Holmes davası var (türkçe bilgi yine şu sitede kısaca var). Pi’nin bulduğu, kozmik okyanusta yatan vishnu görüntüsünde olan, adanın gerçekteki karşılığı aşçının çürüyen cesedi olabilir diye düşünmüştüm ilk olarak. Pi’yi temsil eden kaplanın adadaki yaratıkları (mirket)  yemesi ve hikayeyi anlatan Pi’nin “ada etoburdu” lafı aşçının cesedi olduğunu ve Pi’nin hayatta kalmak için cesetten yediğini düşündürüyor (ki kitapta yiyormuş). Fakat daha sonra adadaki mirketlerin davranışlarını düşündüğümüzde, Özgürlük ve bireyselliğin olmadığı bir toplum. Mirketler tek başlarına hareket etmiyorlar, hep birlikte, Pi’nin deyişiyle “tek bir insan gibi” hareket ediyorlar. Aynı zamanda sonsuz tüketiciler, bütün günlerini su yosunu kemirerek veya taze (ölü) balık servisini bekleyerek, adanın havuzlarına bakarak geçiriyorlar. Hiçbirşey, ne fırtınalar ne de yağmacı kaplanlar mirketlerin “havuza bakma ve yosun kemirme” davranışlarını değiştirmiyor. Toplu tüketim ve toplu düzene uyuşları ile son dönem kapitalizmi yaşayan insanları tanımlıyor gibiler. Ve Pi bulduğu diş ile bu ortamın geçici olduğunu anlıyor. Bu şekilde görürsek, adadan ayrılması bu tip bir düzenden, toplumdan ayrılması anlamına geliyor olabilir. Ya da adanın gerçekte bir karşılığı yok, Pi’nin (aşçıyı öldürmesi ile veya genel olarak insanın ruhsal gelişimi ile) hayatındaki değişimi sembolize ediyor olabilir. Her ne kadar yazarın sonda dediği gibi “Ve sen, kaplan oluyorsun” ile kaplanın Pi’yi temsil ettiği söylense de aslında kaplan Pi’nin karanlık yanı. Kendisi barışçıl, vejeteryan, kaplan ise acımasız vahşi etobur. Hayatta kalmasını kaplana borçlu olduğunu bir kaç yerde söylüyor. Mesela filmin sonunda:
“Ve sonrasında Richard Parker,
yani benim vahşi refakatçim…
beni hayatta tutan dehşetli varlık…”
Gördüğü diş ya çürüyen cesetten ya da aşçı daha önce kayıkta ona yumruk attığında kırılan dişi olmalı. Kendisinin de onun gibi canavarlaştığını düşünüp cesedini denize atmaya (adadan ayrılma) karar verir. Orada kalmaması, adadan ayrılması, gerçekleşen korkunç olaylardan sonra hayatına devam etme anlamında da olabilir. Adadan ayrılmadan önce bir miktar yiyecek depolaması, eğer ada aşçınn cesedi ise onu denize atmadan önce bir kısmını yemek için tuttuğu anlamına gelebiliyor  (güncelleme: Kitapta aşçının cesedini, kalbi dahil yiyor):
“…artık daha fazlasını midem almayana kadar deniz yosunu yedim…
…ve Richard Parker için kapaklı bölmelere sığdırabildiğim kadar mirket (adadaki yaratıklardan) aldım.”
Filmin sonunda – aslında Pi olan – kaplanın arkaya dönüp bakmaması, geçmişe dönüp bakmama, unutmak isteme anlamına geliyor olmalı. Çünkü yaşadıklarıyla tekrar yüzleşmesi zor.

Film dini inancı kuvvetli bir insanın materyal gerçekliğin engellerini aşmadaki kahramansı yolculuğunu anlatırken, insanların neden gerçek olmayana inanma eğilimi olduğunu da net bir biçimde gösteriyor. Sevdiklerini kaybeden, başına olabilecek en kötü şeyler gelenlerin ve anlamlandıramayanların, bunun arkasında aynı derecede veya daha büyük bir karşılık olması gerektiğine inanması. Ya görünmez bir varlığın gizemli planına, ölüm sonrası hayata inanırsın, sebebi olarak onu görürsün, ya da yeni çağ aydınlanma zımbırtılarına dalmışsan herşeyin kaynağı kendini görürsün. Ama her ikisi de gerçeklerden uzaklaşmak demek. 300 milyonun üzerinde tanrısı olan Hinduizm’in göbeğinde olan çocuk Pi’nin diğer tanrı hikayelerini de benimsemesi, politeist (çok tanrılı) toplumların yeni tanrı bilgisine tek tanrılı dinlerden daha ılımlı bakmasından olmalı. Mesela antik çağlarda yunanlılar mezopotamya tanrılarından, romalılar da yunan tanrılarından kendilerine katmışlar, uyarlamışlar. Bu noktadan bakınca çocuğun birden fazla dinin tanrısını kabullenmesi mantıksız gelmiyor. Ama kilisede rahiple karşılaşması ve ona sorduğu sorulara rahibin verdiği cevaplar benim için pek çok şeyi özetliyor gibi (kiliseye girerken mantığı, beynini dışarıda bırakacaksın):
İlk karşılaşma:
“Pi: (isanın çarmıha gerildiği resmi göstererek) Bir Tanrı neden bunu yapar ki? Neden sıradan insanların günahlarının cezasını çekmesi için kendi oğlunu gönderir?
Rahip: Çünkü bizi seviyor.
…”
İkinci karşılaşma:
“Pi: Eğer Tanrı bu kadar mükemmelse ve bizler değilsek…
neden bütün bunları yaratmak istedi ki?
Neden bize zerre kadar ihtiyaç duysun ki?
Rahip: Tüm bilmen gereken, bizi sevdiği.
…”
Yani fazla da zorlama, gerisini boşver, sorgulama, eleştirme. Zaten kendisi de o zamanlar “hiç mantıklı gelmediğini” fakat zamanla İsa’yı sevmeye başladığını söylüyor (hikayenin yazarı Yann Martel’in gerçek hayat tecrübesinde olduğu gibi, gerçi hala hiçbir dine mensup olmadığını belirtmiş). Film aslında bunun gibi ufak detaylarla ve gerçek dışı hikayeye inanmanın seçilmesiyle (ve büyük ihtimalle istemeden, farkında olmadan) biraz din eleştirisi de içeriyor gibi duruyor. Sonuçta Tanrı’yı buldu da, memnun mu bu sonuçtan? Tanrı’nın planı çok acımasız değil mi? Ve Tanrı Pi’nin yaşamasına izin verdi diye sevinilmesi mi gerekiyor? “Yaa, bak işte gördünmü, Tanrı o kadar zorluk verir, seni sınar, sabredersen sonunda mutluluğu bulursun” mu dememiz bekleniyor acaba? İyi ve dürüst insanlar olarak verilen anne ve babasını, kardeşini, diğer yolcuları hatta bir sürü masum hayvanı da öldüren Tanrı’dan bahsediyoruz (Filmden görüntüler ile Roger Waters’ın What God Wants şarkısını montajladığım, bu fikrimi vurgulayan, kısa bir video: http://www.youtube.com/watch?v=5utOic3tlnQ). Sırf test edeceğim, eğer geçerse onu cennetime alırım, yoksa cehennemimde sonsuza dek yakarım diyen bir Tanrı’dan bahsediyoruz. Her sene 5 yaşın altındaki 600,000 afrikalı çocuğun ölmesine göz yuman, ya da isteyen bir Tanrı. Yalanın İcadı (Invention of Lying) filmi bu kurtarılma olayını iki cümleyle o kadar güzel özetliyorki: Tanrı’nın varlığını ve gerçekleşen herşeyin onun istediği için olduğunu yeni öğrenenler bunu bildirene sorular sorar:
– Kayığım devrildiğinde boğulmaktan kurtulmamı sağlayan o mu?
– Evet
– Peki kayığımı deviren de mi o?
– Evet

Filmin hikayesinin dayandığı romanı yazan Yann Martel hiçbir din ile alakası olmadığını söylüyor. Hikayenin yapısının okuyucuyu bilinçaltında bir seçim yapmaya zorladığını, “gerçekçi/akla yatkın” olan hikayeye gerçek olmayan daha güzel bir hikayeyi tercih edip etmeyeceklerini görmelerini sağlayacağını söylüyor. Diğer bir deyişle, mantıklı olmadığı durumda dahi inanmayı tercih etmek (dinlerde olduğu gibi). Martel hikayenin “hayvanlı” sürümüne inanılmasını daha da zorlaştırmak için olduğunu söylediği ada ile ilgili bölümde okuyucuların inanma sınırlarına gelindiğini ve buna mantıklı bir karşılık bulmaya çalıştıklarını söylüyor. “Çoğu okuyucu bunun anlayamayacakları kadar derin bir sembolik anlatım olduğunu veya hallüsinasyon olduğunu varsayıyor – kurgularını desteklemek için mantık arıyorlar”. Fakat kendi sözleriyle “din mantığın sınırlarını aşıyor”. (Eh, hem hayvanların herbirinin gerçekteki karşılığını yaz sonra da adanın gerçekteki karşılığını da arayan okuyuculara mantık arıyorlar de)
Filmin sonunda Pi’nin sorduğu “hangisini tercih edersin” sorusu hikayenin özünü oluşturuyor. Yazara göre bu soru (akla, mantığa ters düşse de inanmayı tercih ettiğin) inançlı bir hayat seçmenin temelini oluşturuyor.
Ve son olarak, filmin en güzel (tek başarılı bulduğum) yanı olan görsel efektlere gelelim. Tek kelimeyle muhteşem görselliğe sahip film zaten bu dalda Oscar ödülünü de kaptı. Fakat görsel efektleri yapan Rhythym & Hues firmasının çalışanlarına yaptığı bu başarıya gölge düşürdü:
“bu yüzlerce milyon dolarlık bütçeli, ve illaki bir kaç milyar dolar kar edecek olan bu filmin görsel efektlerini yapan şirket Rythm & Hues geçtiğimiz haftalarda iflasını açıkladı. Ve bu filmde geceli gündüzlü emeği geçmiş 200′e yakın sanatçıyı da tabiki paralarını ödemeden işten çıkarttı.” Detaylarını Animasyon Gastesi sitesinden okuyabilirsiniz . Bu olay sonrasında bu sektördekilerin de desteğiyle bayağı bir protesto yapıldı. Mesela çalışanların sosyal ağlarda protesto için paylaştıkları resimler başarıda ne kadar büyük payları olduğunu da gösteriyor:

Notlar:

  • Filmi çekmesi düşünülen yönetmenler arasında Night Syhamalan (iyiki o çekmemiş), Alfonso Cuaron ve Jean-Pierre Jeunet varmış.
  • Yazar rolü için Andrew Garfield düşünülmüş ama Tobey Maguire’a karar verilmiş. Sahnelerinin çekimi yapılsa da yönetmen böylesine küçük bir rol için Maguire’in çok ünlü olduğundan dikkat dağıtabileceğini düşünüp Rafe Spall’a karar vermiş.
  • Japon gemisinin ismi Tsimtsum. Bu kelime aslında 16. yüzyılda yaşamış olan Kabbalist Isaac Luria tarafından, Tanrı’nın yaratılışda kendisini dünyadan çekmesi olarak kullanılmış. Romanda yazara konuşan Pi üniversitede Luria’nın yaratılış teorileri hakkında bir tez yazdığını söylüyor. Filmde ise Luria’ya değinmiyor ve sadece Kabbalah üzerine bir kurs verdiğinden bahsediyor.
  • Piscine Molitor Patel (Pi) adı Fransa’daki bir yüzme havuzundan (Piscine Molitor) geliyor. 1929 yılında inşa edildikten sonra olimpik yüzücüler Aileen Riggin ve Johnny Weismuller’in ziyaret ettiği bir yermiş. Havuz Art Deco dizaynı ve Louis Reard’ın 5 temmuz 1946’da bikini tanıtışı ile biliniyor. Havuz 1989 yılında kullanıma kapatılmış
  • Romanın yazarı Yann Martel kitabına ilham olarak Brezilyalı yazar Moacyr Scilar’ın 1982 tarihli kısa hikayesi Max and the Cats’i gösteriyor. O hikayede bir Yahudi-Alman mültecinin kayığını bir jaguar ile paylaşarak Atlantik okyanusunu geçişi anlatılıyor.
  • Pi’yi oynayan Suraj Sharma gerçekte bir kaplan ile kayıkta hiç olmamış. Kaplan tamamen bilgisayarda yaratılmış yüksek teknoloji animasyon. Sadece kaplanın suda yüzdüğü sahnede gerçek kaplan kullanılmış.
  • Filmde iki sahnede görüntü oranı değişiyor. Uçan balıkların olduğu sahnede 2:35:1 oluyor ve Pi ile kaplan kayıkta yatarken altlarından büyük bir balığın geçtiği, tepeden çekimde 4:3 oluyor. Bu oranı değiştirme yönetmenin film okulundan beri yapmak istediği birşeymiş. 2:35:1 oranı uçan balık ile okyanus arasındaki görsel derinliği artırmak için seçilmiş. Lee “Görüş alanı uçan balık sahnesi için önemliydi, karenin altındaki siyah alandan balıkları çıkartabildik” diyor. 4:3 oranı ise filmin dayandığı romanın kapağı ile aynı görüntü fakat bir balina eklenmiş.
  • En iyi Yönetmen oscar’ını alıp En İyi Film ödülünü alamayan filmlerden. Bu en son yine Ang Lee’nin yönettiği Brokeback Mountain filminde olmuştu.
  • Ang Lee 1982 yılında Atlantikde teknesi battıktan sonra 76 gün hayatta kalmayı başarmış olan Steven Callahan’ı danışman olarak tutmuş.
  • Irrfan Khan’ın oynadığı ve Richard Parker karakterinin olduğu bir başka film de The Amazing Spider-Man
  • Irrfan Khan ve Tabu daha önce The Namesake filminde de karı kocayı oynamışlar.

Ek (7/4/2013): YEC‘in yorumundan sonra kitabın analizini yapan yabancı bir siteden seçtiklerim:

  • Pi’nin 7 yaşından itibaren yüzme dersleri alması, ailesinin hayvanat bahçesi olması sebebiyle vahşi hayvanlara aşina olması kaderinin bu yönde belirlendiğinin işaretleri.
  • Babasının hayvanları insanlaştırmamaları (insan gibi görmemeleri) konusundaki dersi, hayvanat bahçesindeki kaplanın canlı keçiyi yiyişi sonrası, babası Pi’yi odaya çağırdığında, hem suçluluk hissiyle hem de daha önceki çağrılmalarda cezalandırıldığı için, suçu abisine atıp “Ben masumum! Her ne ise Ravi’nin suçu. O yaptı!” diyor. Ravi bu korkaklık ve iftirayı hiç unutmuyor, sonraki yıllarda Pi’ye “Sıradaki keçi sensin” lafını sürekli söylüyor. Richard Parker filikaya tırmandığında Pi’nin aklına bu geliyor.
  • Japon hükümetinin gemi kazasını araştıran iki kişiden yetkili olanı Okamoto ilk hikayeyi “inanılmaz”, “pek mümkün değil” olarak nitelendiriyor: “Filikanızda bir kaplan olduğuna inanmıyoruz” diyor. Asistanı Chiba’nın ilk hikayeye yorumu “Ne [güzel] hikaye” ve ikinci hikayeye yorumu (Japonca) “Ne korkunç bir hikaye” ile ilk hikayeyi beğendiğini görüyoruz. Fakat sorular sırasında sık sık amiri tarafından bilimsel araştırmanın kurallarına uymadığı için azarlanıyor. Kısaca Okamoto’nun hislerle ilgili bir eksikliği ve Chiba’nın rasyonel analiz eksikliği vurgulanıyor. Pi’nin “Hangisi daha iyi hikaye” sorusuna Chiba hemen cevap verirken Okamoto cevabını düşünüyor. Pi’nin dediği gibi “Her iki hikaye de Tsimtsum’un neden battığını açıklamıyor” ve Okamoto mevcut kanıtlarla geminin neden battığının (ve Pi’nin hangi hikayesinin doğru olduğunun) kanıtlanamayacağını kabul ediyor. Ve Okamoto’nun hayvanlı hikayeyi seçmesi bir değişimden geçtiğine işaret ediyor: hayal dünyasında bir gelişim. Mantık/Hayal ikilisinin çözümü olarak verilen bu durumun ardından Pi analojisini belirtiyor: “İşte bu Tanrı için de böyledir”. Fakat buna karşılık “daha iyi” sadece estetik kategorisindemidir sorusunu yöneltenler de var. Ayrıca “daha iyi” hikayenin gücünün aşırı detaylandırma (filikanın fiziksel özellikleri, malzemelerin sayıları vs) ile de ilişkili olduğu söyleniyor.
  • Yolculuğun sonlarında doğru Pi kendisini öldürmeye çalışan fakat kaplanın öldürüp yediği kör Fransız kazazedenin cesedinden “küçük parçalar” yediğini itiraf ediyor (283-84).
  • Filika yiyecek erzakları ile dolu iken bile aşçının sinekleri yediği yazıyor: “Filikada henüz bir günü doldurmamıştık; haftalarca yetecek kadar su ve yiyecek vardı; balık avlama araçları ve güneş enerjili damıtıcılarımız vardı; kısa sürede kurtarılmayacağımız düşüncesi yoktu. Ama yine de o kollarını savurup sinekleri yakalıyor ve açgözlülükle yiyordu” (337). Aşçı ayrıca bir fare yiyiyor ve filikanın yiyecek ve su erzağını yağmalıyor. Aşçının bu bozucu etkisiyle Pi de kendisine ayrılandan fazla erzak tüketiyor. Aşçı daha sonra Tayvanlı denizcinin kırık bacağını kesip öldürüyor, etinden balık yemi yapıyor ve küçük parçalar yiyor. Pi’nin annesini defalarca bıçaklayıp öldürüyor ve kafasını kesiyor ve annesinin cesedini yemeye başlamadan önce Pi’ye fırlatıyor. Kısa süre sonra bir kaplumbağa yakalıyor ve Pi’ye en güzel etlerini ve kanını veriyor. Daha sonra Pi ile kavga ediyorlar. Pi aşçıyı öldürüyor ve cesedini ve hayati organlarını yiyor. “Kalbini yemek uğraştırdı – bir sürü boru bağlı. Çıkarmayı başardım. Tadı çok güzeldi, kaplumbağadan çok daha güzeldi.” (345)
  • Bunlara rağmen Pi’nin aşçıyı tanımlamalarındaki tutarsızlık onun Pi’nin hayal ürünü olabileceğini de düşündürüyor: “İğrenç bir adamdı, Vahşi biriydi” (337-38). Fakat “Bazen… ona sevgiyle baktım. Arkadaş olduğumuzu hayal ettim” (343). “Çok kötü bir adamdı. Daha da kötüsü, benim içindeki kötülüğü ortaya çıkardı – bencillik, öfke, acımasızlık. Bununla yaşamam gerekiyor” (345).
  • Gerçekçi hikaye güçlü olanın hayatta kalmasını vurgulayan Darwinist bir görüş içerirken hayali hikaye yamyamlığı laik materyalizm ile ilişkilendiriyor.

Bunları da eklemezsem olmaz ;)

Fragman:

IMDB Sayfası: http://www.imdb.com/title/tt0454876/

Images: © 2012 - Twentieth Century Fox Film Corporation

16 thoughts on “Pi’nin Yaşamı (2012) – Life of Pi

  1. yazın gercekten cok etkıleyıcı bı cok soru ısaretımı aydınlattın tesekkur ederım ama bazı konuları yuzeysel gecmıssın bıraz yargılı bakmıssın gıbı geldı bıraz daha arastırdıktan sonra yorumumu yapıcam tesekkurler yazı ıcın nefıs olmus.

    • Beğendiğine sevindim. Filmin/kitabın vermek istediği mesajı sorgulayan bir bakış açısıyla yazmaya çalıştım ama sadece benim algılayabildiklerim ve (taraflı) bakış açımla sınırlı tabi.

  2. Selamlar, filmi ikinci izleyişimin ardından başka görüşleri öğrenmek ve kafamdaki sorulara cevap bulmak için ekşi sözlük’ e girdim ve oradan bloğunuza kadar ulaştım. Yorum yapmadan geçseydim doğrusu büyük haksızlık olurdu. Harika bir inceleme yazısı olmuş, A’ dan Z’ ye kuvvetli bir inceleme. Ayrıca yaptığınız videoyu da çok beğendim, kurgu çok hoş olmuş. “Adanın” aşçının ölü bedeni olma ihtimali çok sarsıcı bir keşif oldu benim için. Kuvvetle muhtemel… ığDinlerle ilgili çıkarımlarınıza da katılıyorum.

    Bunlardan bağımsız olarak küçük bir detay ama kafamda bir soru var, Pi’ nin japon sigortacılara anlattığı aşçının fare yemesi hikayesinde sırtlanı fare yerken hiç görmüyoruz, tam aksine kaplan yiyor fareyi. Bunun bir anlamı olmalı. Yoksa aşçıya vakfettiği bazı şeyleri aslında yapan kendisi mi? Aşçının annesini öldürüp denize atması da mantıksız geldi bu kıtlık döneminde. Aşçının anneyi bıçaklayıp kabahatini bilerek ölümü beklemesi, direnmemesi falan… Belki Pi’ nin aşçıyı öldürmesini haklı kılacak uydurma hikayelerdir. Aşçı elindeki bıçakla niye hem anneyi hem de Pi’ yi öldürmüyor? Tüm bu sorular şunun için; acaba sırtlan ile tasvir edilen güdü de Pi’ nin kendisi mi?

    Yorum yazarken soru bi sordum, kaçıyorum. Güzel ve yararlı yazı için tekrar teşekküler. Ben de eski bir blog yazarıyım. Saygılarımla…

    YEC

    • Keşke düşünseydim dediğim güzel bir noktaya değinmişsin. Kitapta aşçı ve sırtlanın da Pi’nin hayal gücünün ürünü veya kendisinin bir yanı olabileceğini düşündüren detaylar – aksi yöndeki detaylardan çok daha az olsa da – var.
      Öncelikle kitaptaki birtakım farklılıkları belirteyim. Kitapta aşçı Pi’nin annesini defalarca bıçaklayıp, cesedini yemeden önce kafasını kesip Pi’ye fırlatıyor. Sonrasında kavgaya tutuşuyorlar ve Pi o şekilde öldürüyor. Filmde anlatıldığı gibi direnmemesi söz konusu değil. Kitapta, ilk hikayede sırtlan sinekleri yiyor, kaplan ise fareyi (Pi kendisine saldırmasını durdurmak için ona fırlatıyor). İkinci hikayede aşçı (filikada erzak olmasına rağmen) sinekleri ve fareyi yiyor. Pi farenin sadece küçük bir parçasını yediğini söylüyor.
      Filika yiyecek erzakları ile dolu iken bile aşçının sinekleri yediği yazıyor: “Filikada henüz bir günü doldurmamıştık; haftalarca yetecek kadar su ve yiyecek vardı; balık avlama araçları ve güneş enerjili damıtıcılarımız vardı; kısa sürede kurtarılmayacağımız düşüncesi yoktu. Ama yine de o kollarını savurup sinekleri yakalıyor ve açgözlülükle yiyordu” (337). Aşçı ayrıca bir fare yiyiyor ve filikanın yiyecek ve su erzağını yağmalıyor. Aşçının bu bozucu etkisiyle Pi de kendisine ayrılandan fazla erzak tüketiyor. Aşçı daha sonra Tayvanlı denizcinin kırık bacağını kesip öldürüyor, etinden balık yemi yapıyor ve küçük parçalar yiyor. Pi’nin annesini defalarca bıçaklayıp öldürüyor ve kafasını kesiyor ve annesinin cesedini yemeye başlamadan önce Pi’ye fırlatıyor. Kısa süre sonra bir kaplumbağa yakalıyor ve Pi’ye en güzel etlerini ve kanını veriyor. Daha sonra Pi ile kavga ediyorlar. Pi aşçıyı öldürüyor ve cesedini ve hayati organlarını yiyor. “Kalbini yemek uğraştırdı – bir sürü boru bağlı. Çıkarmayı başardım. Tadı çok güzeldi, kaplumbağadan çok daha güzeldi.” (345)
      Pi’nin aşçı hakkında söylediklerinden: “İğrenç bir adamdı, Vahşi biriydi” (337-38). “Bazen… ona sevgiyle baktım. Arkadaş olduğumuzu hayal ettim” (343). “Çok kötü bir adamdı. Daha da kötüsü, benim içindeki kötülüğü ortaya çıkardı – bencillik, öfke, acımasızlık. Bununla yaşamam gerekiyor” (345).
      Bu tanımlara, küçüklüğünde suçu abisinin üzerine atması (“Ben masumum! Her ne ise Ravi’nin suçu. O yaptı!”) detayı eklenince senin söylediğin olasılık da mümkün görünüyor.

      Yazının en sonuna güncelleme olarak bu ve başka detayları ekliyorum. Yorum için teşekkürler.

      • Yeni açıklamalar için teşekkürler… Romandan uyarlanan filmlerde genellikle gözlediğimiz bir durum burada da söz konusu anlaşılan. Yönetmen yorumunu illa ki katıyor, hatta bazen orjinalinde hiç rastlanmayan öğeleri de eklediği oluyor… Sanırım herşeyin kaynağı olan Yann Martel’ in kurduğu dünyaya odaklanmak ve cevapları orada aramak en doğru olanı… Dolayısıyla romandan yaptığın alıntıları da beğenerek okudum. Hatta film izlemeden önce keşke romanı okusaydım diye de hayıflandım.

        Pi’ nin Yaşamı’ nı böylesi güzel yapan her okuyanın, seyredenin farklı sonuçara ulaşması mı acaba? Belki yazarın hiç düşünmediği hiç planlamadığı şeyler düşünüyoruz. Ama sırf bu bile yazarın amacına ulaştığını gösteriyor… Dini, vicdanı, vahşiliği, kapitalizmi, yaşama tutkusunu sorguluyoruz…

        • Evet, yazarın yüzyıllardır tartışılan konuları işlemesi üzerinde tartışılmasını kaçınılmaz yapıyor. Son (kesin olmayan) verilere göre dünyanın 7 milyarlık nüfusunun %33’ü Hristiyan, %22’si müslüman, %13’ü Hindu. Bu rakamları gözönünde bulundurup yazarın ticari başarıyı hedefleyip romanının konusunu buna göre planlamış olduğunu da düşünmüyor değilim.
          1940’larda RKO stüdyosu korku filmleri departmanının başına geçen Lewton’ın: “izleyicilerin kendi zihinlerinde canlandırdıkları benim onlara gösterebileceklerimden her zaman daha güçlüdür” düşüncesi (suggest-rather than show) bu film için de geçerli görünüyor. Hikayeyle kitaptan önce filmle tanışan, ben dahil, çoğu izleyici “Pi aşçıyı yedi mi” gibi sorulara sahip olabiliyor. Gerçi benim durumumda, tam da Michael Sandel’in Adalet konulu derslerini (http://www.youtube.com/watch?v=kBdfcR-8hEY) izlememin üzerine geldiği için, onda yazarın da referans aldığı gemi kazası ve yamyamlık olaylarını dinlememin üzerine geldiği için neredeyse kesin gibiydi.

  3. Ayrıca, ben bunu yazarın başarısına bağlamıyorum. Yazar benzer konudaki başka bir roman ile tarihteki eski bir kazada olanları harmanlamış, güzel de bir eser çıkarmış ama Hollywood kitabı film yapmamış olsaydı büyük ihtimalle çoğumuzun kitaptan haberi bile olmayacaktı (malesef).

  4. merhaba bugün bu filmi 2. izleyişim oldu daha once bu ayrıntılı yazıyı görmemiştm okuyunca cok etkilendm ayrıntılı olarak cok guzel acıklamıssın cok basarılı tebrik ederm.. bi soru sormak istiorm Pi’nin sevdiği bi kız vardı hindistana gidip o kızı bulup onunla mutlu son olması daha anlamlı olmazmıydı ? cunku Pi hep o kızı düsünüodu neden o kızı bulup evlenmedi de baska biriyle evlenip film son buldu? :D

    • Genelleme yapmak zor. Belki bazıları da mutlu sonlardan bıkmıştır? Filmde (kaplanın geri dönüp bakmaması) geçmişe dönüp bakmama, yüzleşmeme fikri var. Tabi yaşadıklarından sonra hak vermemek elde değil. Belki geri dönerse, kızı bulup onunla evlenecek ama karşısında hep ailesini ve o yıllarını hatırlatan bir kişi olacak. Ya da o kadar da aşık değilmiş belki de? :)

      Bu arada dansçı kız filme konu olan romanda yok. Yani filme eklenmiş bir detay. Martel’in romanında ailenin Hindistan’dan ayrılma sebepleri; ülkenin (70’lerin ortalarında) problemli olması (1975’te seçim yolsuzluğudan suçlu bulunan Indira Gandhi’nin ohal ilan edip politik düşmanlarını hapsettirmesi, anayasal hakların askıya alınması ve basının ağır sansüre uğraması vs) ve ülkenin bu anti-demokratik durumunda iş yapmak zor olduğundan (babasının) göç etmeye karar vermesi.

      Yani romanı okuduğumuzda neden geri dönmüyor sorusu oluşmuyor. Filme romantizm katmak için ekledikleri bu ufak detay normal olarak “kıza neden geri dönmüyor” sorusunu doğuruyor. Ama romanı senaryolaştırırken bu detayı ekleyenler, soruyu ve cevabını pek önemsememişler.

      not: Issız Adam’ı izleme :)

  5. Ertan Bey filmi, bu kadar ayrıntılı olarak incelemenizi ve yorumlamanızı takdir ediyorum.Yaklaşık bir haftadır filmi araştırıyorum.Sizin bu yazınızı da defalarca okudum.Beni çok etkiledi.Film tam bir beyin fırtınası, devamlı düşünüyorsunuz.Mesela Pi’nin 3 dine birden inanması ve babasının “3 dine birden inanman mümkün olamaz, eğer inanıyorsan bu senin hiçbirine inanmadığını gösterir” bu replik harika.Filmi izlemeden Kitabını okumayı çok isterdim.oluyor… Yann Martel’ in kurduğu dünyayı çözmeye çalışmak …Bence odaklanmak ne olursa olsun odaklanmak, anlamak, hissetmek…

  6. Her şeyden önce ayrıntılı araştırmanız için teşekkürler. Dansçı kızın filme girişi işlevsel bence. Yönetmen ‘kolomb’ repliğini filme yerleştirmek istiyor. Bu replik için Pi’nin Amerika’ya gitmek istememesi ve bunun için de bir neden olması gerekli. Basitçe bir kız yüzünden Canada’ya gitmek istemez ve Kolomb Hindistan’a gelmek için gemilere bindi der. Gerçekte, Kolomb Kuzey Amerikaya ilk geldiğinde, kendisini hind adalarında sanıyordur. Bu replik yönetmen için neden bu derece önemli?? Şu an bilmiyorum.
    Hayvanları gemiyle Amerikaya taşınması da alagorik olabilir. Nuh’un gemisi hikayesi. Gemiden ayrılan parça,
    Yazınızı okurken kaplanın gidişi üzerine çok düşündüm. Kelimelerin tükendiği an, kaplanın beklentisizliği-müdanasızlığı …
    kaplanın gidişini yönetmende afasında tasarlayamadı bence, sonuçta psikolojide var işin içersinde, ego -korkuyu besleyen kaplan, id sırtlan, orangutan süperego , ve belki at sanrı.. ve sonunda kaplanla pi arasında bir hesaplaşma olmalıydı. ama artık yönetmende bu kadar mit- mitos içersinde yorulmuştur. o da öylece bir gidiş olmuştur.
    Belki ..

  7. .Bende filmin detaylarını merak ettim.İşin aslı gerçekte böyle bişey yaşanmış mı diye ama başka şeylerle karşılaştım.Benim sorum şunlar cevaplarsanız sevinirim.
    1.Pi’nin ilk önceki anlattığı hikaye kaplanlı hikaye korktuğu için mi suçlarlar bakımından,inanmayacakları için mi yoksa bilerek mi sallıyor?
    2.İkinci hikayeyi anlatırken ağlıyor bu gerçek olduğunu gösteriyor sanırım doğru mu?
    3.Kitapta tamı böyle anlatıyor aynen kaplanlı anlattım diye yoksa kitapta bu kaplan falan hiç mi geçmiyor sadece filme mi uyarlanmış?
    4.Sonunda söylediği sen hangisine inanırsın diye karşısında kini zorluyor gibi sanki korkudan söyledi gibi ve tanrıda öyle istiyor diyor bur da da yalana inan mı demek istiyor?

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.